31 Ağustos 2020 Pazartesi

Okudum, Sevdim, Kendime Dost Edindim: Jane EYRE

     

                    

      Bu genç ve güzel kadın Charlotte Bronte. Şu an elimdeki kitabın, "Jane EYRE" nin yazarı. Jane EYRE ile ilgili kısma geçmeden önce yazarının hayatını merak ettim ve sizlerle de paylaşmak istedim. Nitekim, kitap beni öyle etkiledi ki: "Charlotte Bronte kimmiş kuzum?" dedim kendi kendime. 

      Charlotte Bronte 1816 yılında Yorkshire, İngiltere'de dünyada geliyor. Altı kardeşin üçüncüsü. Annesini henüz beş yaşındayken kanserden dolayı kaybediyor;  kendisi ve kardeşlerinin bakımıyla teyzesi ilgilenmeye başlıyor. 8 yaşındayken üç kız kardeşiyle birlikte yatılı okula başlıyor. Ancak okulun sağlık koşulları çok kötü olduğundan, bu okula ısınamıyor ve nitekim okulun sağlıksız koşulları nedeniyle iki kız kardeşini tüberkülozdan kaybediyor. Sonrasında dört kardeş, babalarının kütüphanesinde çok vakit geçiriyorlar ve edebiyata karşı ilgileri de bu yıllarda başlıyor. Kendilerine ait, düşsel bir alan kuruyorlar ve şiirler, hikayeler yazıyorlar. 

       Eğitimine Roe Head isimli okulda devam eden Bronte, eğitimini tamamladıktan sonra da bu okulda öğretmen olarak devam ediyor. Sonrasında da mürebbiyeliğe başlıyor ve yaklaşık iki yıl bu işi yapıyor. 1846'da kardeşleri Emily ve Anne ile erkek takma isimleri kullanarak bir şiir kitabı çıkarıyorlar. Çıkardıkları şiir kitabını yalnızca iki kişinin alması onları büyük hayal kırıklığına uğratsa da pes etmiyorlar. (Emily Bronte- Uğultulu Tepeler isimli romanın yazarı).1848 ve 1849 yıllarında üç kardeşini de çeşitli hastalıklardan kaybediyor Bronte. Babasıyla  bu yaşamda tek kalıyorlar ve o yıllarda "Jane Eyre" de edebiyat çevresinde epeyce ses getiriyor. 1954'te babasının yardımcısı Arthur Bell Nichollas ile evleniyor ve ne yazık ki hamileliğinin 9. ayında henüz 39 yaşındayken yaşama veda ediyor Charlotte Bronte.

        Yazarın yaşam öyküsü de kitap kadar etkiledi beni. Yaşadığı kayıplardan sonra edebiyat ile tanışması ne güzel olmuş, diye düşündüm. Sanatın ve tabiiki edebiyatın insan yaşamındaki o koruyucu, sağlamlaştırıcı etkisini düşündürdü bana. Elbette yazarın bunca kayıplar ve acılarla birlikte bu duyguları ve yaşantıları adeta yoğurarak bu eserleri ortaya koymasına da hayran kaldım. 



        Gelelim Jane Eyre'ye... Ahh sizi bilmem ama, kendimi bir kitabın içerisinde bu kadar kaybolmuş ve aynı zamanda da kendimi bir o kadar bulmuş hissetmeyeli bir hayli olmuştu! Bir kere Jane Eyre ne muazzam bir karakterdi. Onun çocukluğuna, gençliğine ve yetişkinlik zamanlarına şahitlik etmek; onun duygu ve düşünceleri ile yaşantısını irdelemek ne güzel bir eşlikti! Adeta Jane ile kitap boyunca güzel bir ahbaplık kurduk; kimi zaman da ben kendi  duygu ve düşüncelerimi dinledim gibi hissettim. Jane bendim sanki! Öncelikle sırf bu hissiyatları bende oluşturduğu için bile minnettarım.

        Yazarın yaşamından parçalar bulacaksınız Jane Eyre'de. Acı çekmiş ve bu acıyı  kendi içinde yoğurmuş insanların bu duyguyu size geçirmeleri  daha etkili mi oluyor acaba? Bunu da bir kenara bıraktım, 1800 'lü yıllarda şu cümlelerin bir kadın tarafından yazılmış olması beni o kadar gururlandırdı ki. Şöyle diyor o cümlelerde Bronte: 

               "Kadınların çoğunlukla çok sakin olduklarına inanılır. Ama, kadınlar da tıpkı erkekler gibi duygu sahibidir. Erkekler gibi onlar da zekâlarını, kabiliyetlerini işlemek için bir hareket alanına muhtaçtırlar. Üzerlerindeki baskı ağır, sürdükleri hayat çok durgun olursa acı çeker, bundan zarar görürler. Onlardan zamanı daha boş olan erkeklerin 'Kadınların yemek pişirip çorap örmekle, piyano çalıp nakış işlemekle yetinsin.' demeleri dar kafalılıktır! Bir kadın geleneklerin kendisi için yeterli gördüğü şeylerden daha fazlasını yapmak, öğrenmek isterse onu kınamak, alaya almak düşüncesizliktir."

         Jane Eyre ile benzediğimi düşündüğüm bir yerde şu şekilde bahsediyor kendisinden: "Kesin, buyurgan, sert karakterli kimselere karşı davranışım, oldum olası ya bütün bütün boyun eğmek ya da azimle başkaldırmak olmuştur. Her zaman da önce karşımdakinin iradesine boyun eğmişimdir, bardağı taşıran damlaya kadar; sonra, bir anda, kimi zaman bir yanardağ şiddetiyle patlayarak başkaldırmışımdır." 

        Bir okuyucu, kitaptaki bir karakterle nasıl bağ kurarsa o şekilde bir bağ hissediyorum ben de Jane ile. Bazen kitap aracılığı ile kurulan dostluklar, en az gerçek dünyadakiler kadar sahici olabiliyor. Karakterle  birlikte kendi iç dünyana da bir yolculuğa çıkıyorsun adeta. Kendi içine yaptığın yolculuklar ise hiç bitmiyor... İyi ki de bitmiyor! Bu insana has duygular, iyisi ve kötüsü diye ayırt etmeksizin hepsi ne kadar güzel... Ne mucizevi bir bütün!  Bak mesela şu içinden geçtiğimiz belirsiz günlerde "umut"ne demek derseniz, Jane Eyre'ye kulak verelim derim: 

            " Tam olarak bilemediğim birtakım güzel şeyler gelecekti başıma sanki... Bugün, yarın, önümüzdeki hafta, gelecek ay olmasa bile günlerden bir gün." 


Luigi Boccherini - Minuet - String Quintet

30 Ağustos 2020 Pazar

Damızlık Kızın Öyküsü

                      

        

              Özellikle de yaz tatilleri; yeni filmler, diziler ve kitaplar  keşfederek kendi varoluşuna farklı bakış açılarından bakma ve kimi yönlerini yeniden anlamlandırma için harika zaman dilimleri... Birçok dizi izledim ama bu diziye ayrı bir yazı yazmak istedim.
   
      Bir dünya düşünün... Doğum oranları oldukça az ve bunun sebebinin kadınlara atfedildiği (hiç şaşırtıcı gelmeyeceği üzere) bir durum söz konusu. Kadınların kullandığı doğum kontrol yöntemlerini kötü bulan, kadınların iş yaşamındaki varlığını olumsuz, toplumdaki varlığını ise sadece 'anne' rolüyle özdeşleştirmek isteyen bir düşünce yapısı ülkenin politikasına da hakim oluyor ve bir anda bu düşünce o ülkenin gerçeği oluyor. Her zaman olduğu gibi, bunu da dini inançları alet ederek yapıyorlar ve kötü niyetli erkeklerin lehine bir düzen kurulmuş oluyor. Her rütbeli haneye bir 'damızlık' kadın atanıyor. Bu kadının görevi de her doğurgan döneminde evin komutanıyla, komutanın eşi eşliğinde 'seramoni' de bulunmak; en açık şekliyle tecavüze uğramak ve o haneye bir çocuk vermek. Konusu bu şekilde ve diziyi de baş roldeki karakterimiz June Osborne'un gözünden izliyoruz.
    
          Dizinin kurgusu ve oyunculuklar gerçekten çok güzel. Bir kadın olarak toplumdaki ve dünyadaki yerimizi sorgulamak için de farklı bir pencere sunuyor hepimize. Böylesi bir dünyada hemcinsine karşı yapılanları ve de kendi özgürlüğüne yapılan darbeyi çocuk sahibi olabilmek için kabul edip destekleyen bir komutan eşi olmak mı? Özgürlüğü, kendi bedeni üzerindeki hakları gibi çocukları ve ailesi de elinden alınmış bir damızlık kadın  olarak boyun eğmek mi yoksa bu düzene elinden geldiği şekilde başkaldıran olmak mı? 

        Ütopik bir evrende geçen insan hakları ihlali konusunu izlerken bile çok kötü hissedebiliyor insan. Ki aslında günümüz dünyasında bile ne çok insan benzer kısıtlanmaları yaşıyor, şiddete maruz kalıyor, kendi hayatını yaşayamıyor. Oradaki bazı olaylarla  reeldeki olaylar arasında benzerlik gördükçe aynı karmaşık ruh halini hissettim: Çaresizlik, kızgınlık, hüzün. Temel hak ve özgürlükleri elinden alınmış güzel ruhlu insanlara dizide geçen bir replikle cevap vermek isterdim:
"Piçlerin seni ezmesine izin verme!!! "


       
 
      

"Gün Batımı Esintisi" Taşındı

     Sevgili dostlar,    Eski adresimi Google bir türlü görmeyince ve com. 'lu adresi de okulda açamayınca anlık bir fikirle...